Semavi EYİCE'nin Bartın Gazetesinden derlediğimiz yazısı için tıklayınız.
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
|
Atatürk ve Pietro Canonica |
|
Bizans Devrinde Boğaziçi |
![]() |
|
|
Eski İstanbul'dan Notlar Semavi Eyice Küre Yayınları |
|
Tarih Boyunca İstanbul |
|
Semavi EYİCE'nin Bartın Gazetesinden derlediğimiz yazısı için tıklayınız.
PROF. DR SEMAVİ EYİCE
1923 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi ve babası Amasra’lıydı. Dedesi çocuklarını okutmak için İstanbul’a gelmiş, buraya yerleşmişti. Semavi Eyice ilk öğrenimini Kadıköy’deki Fransız okullarında yaptı, sonra Galatasaray Lisesi’ne geçerek oradan mezun oldu. Kararlıydı, Bizans ve Osmanlı sanatı okuyacaktı. II. Dünya savaşının en şiddetli günlerinde Almanya’ya gitti. 1944- 45 yıllarında Viyana ve Berlin Üniversitelerinde iki sömestre eğitim gördü. “Berlin Üniversitesinin üçte biri bombalanmıştı. Sanat tarihi dersi o şartlarda yapılıyordu. 1945 yılının ortalarında yurda dönerek İstanbul Üniversitesinde öğrenimine devam etti ve 1948’de Sanat Tarihi kürsüsünden “İstanbul Minareleri” teziyle mezun oldu. 1954’te Kâmran Yalgın hanımla evlendi. 1963 yılında Edebiyat Fakültesi’nde ayrı bir Bizans sanatı Tarihi kürsüsü kuruldu. Semavi Eyice “Zaviyeler” teziyle 1964’te profesörlüğe yükseldi. Yurt içinde ve dışında konferanslar verip, kongre ve toplantılarda bildiriler sundu. İlk yazısının yayınlandığı 1946 yılından günümüze gelinceye kadar, Türkçe ve yabancı dillerde olmak üzere 15 kadar kitap, 500 den fazla bilimsel makale ve araştırması basıldı. 80 yaşının üzerinde ve gözlerinden rahatsız olmasına rağmen hala çalışıyor. Konferanslara katılıyor, yayınları takip ediyor, öğrencilere yardım ediyor. Prof. Dr. Yıldız Demiriz ‘kimse onun kadar iyi bilemez İstanbul’u’ diyor. Öğrencilerinden Dr. Feridun Özgümüş de ‘O, gerçek bir profesör’ diye tanımlıyor Eyice’yi. Onun eserleri hakkında bir bibliyografya hazırlayan Prof. Dr Mahmut Şakiroğlu ise ‘bugün bile aynı enerjiyle çalışıyor, beni sık sık arıyor, yeni çıkan yayınları soruyor, bu yaşında dahi ondan eser bekleyebiliriz’ diyor.
Seçilmiş Yayınları
Hocam Semavi Eyice ile Anılar
Yıldız Demiriz
Prof. Dr. İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü
Prof. Dr. Semavi Eyice’yi 1960 yılında öğrencisi olunca tanıdım. Çok yönlü bir bilim adamı olan Prof. Dr. Semavi Eyice’yi burada hocam olarak tanıtmak istiyorum. O dönemlerde Bizans sanatını çok az öğrencinin tezli sertifika olarak seçmesi, seminerlerde hoca-öğrenci ilişkilerinin yakınlığında rol oynardı. Bu öğrenci azlığının sebebi, çok titiz çalışması ve öğrencisinden de aynı titizliği istemesiydi. Tezli öğrencisi olduğumda seminerlerine katılan beş kişiden biriydim. Ders ve gezilerinde, bellek gücünü, kolay dağılmayan dikkatini, yan konu ve disiplinlere önem verişini yakından izledim. Sadece İstanbul’u değil, ülkenin pek çok yöresini de ne kadar yakından tanıdığını gördüm. Profesör Eyice derslerinde hiçbir zaman yazılı bir metni okumamıştır. Elindeki dayanak, üzerinde isimler, tarihler, yerler ve konu hakkındaki kaynakları içeren fişlerdir. Dersi her anlatışında bu fişlere yeni bilgiler işler, ders veya konferansın niteliğine göre bazılarını elimine eder veya yenilerini ekler. Böylece hitabettiği topluluğun kültürel seviyesine ve beklentilerine uygun bir dille konuyu serbest şekilde açıklar. Konuyu, aynı notlara dayanarak farklı düzeylerde anlatması, hocalıktaki ustalığının kanıtıdır. Şu veya bu sebeple topluma hitabetmiş kimseler, izleyicinin dikkatinin zaman zaman dağıldığını bilirler. Semavi Bey’in dersi ayakta, çok defa dolaşarak anlatması dikkatleri uyanık tutar. Bahsi geçen kişilerin özel hayatları hakkında anlattığı anekdotlar, dersin konusu unutulsa bile akıllarda kalır. Bu arada, konunun geçtiği yörenin dünkü ve bugünkü durumunu karşılaştıran anılarla, eserin eski durumunu gösteren ilginç fotoğraflarla her zaman için dikkatleri çeker. Kitaba olan merakı sonsuzdur. Geniş kaynak bilgisinden öğrencileri de faydalanır. Kaynakçayı tahtaya yazar, söz konusu eserin yazarı veya çalışmanın mahiyeti hakkında ilginç bilgiler verir. Böylece öğrenciler, konu hakkındaki açıklamalara bağlı kalmaz, daha fazlasını araştırmak için ipuçları edinirler. Kaynakları mutlaka kendisi de görmüş, incelemiş ve faydalanmış olur. Bu konuda kendisini kandırmak mümkün değildir. Burada mezuniyet tezimi hazırladığım yıllara dönerek bir anımı nakletmek istiyorum. Tezimi inceledikten sonra geri verdiğinde tek kırmızı yazı, Glück’ün "Das Hebdomon" adlı kitabıyla ilgili notun yanındaydı. "Bu kitabı nerede gördünüz?" diye soruyordu. Tabii ki görmemiştim ve gördüğümü zannedeceğine inanacak kadar saftım. Ama o, kitabın Türkiye’deki hiçbir kütüphanede bulunmadığını biliyordu. Böylece göremediğim bir yayını dipnotunda nasıl zikredeceğimi uygulamalı şekilde öğrendim. Semavi Bey öğrencilerinin, eserleri yerlerinde inceleyerek tanımasını, kendi gözlemlerini değerlendirmesini isterdi. Çoğumuz ilk olarak onun seminerlerinde, bir konuyu kendimizden daha iyi bilen dinleyiciler önünde anlatmak ve tartışmak zorunda kaldık. Bu uygulamalı çalışmalarla öğrendiklerimiz bizlere, sıralarda oturup ders dinleyerek öğrendiklerimizden çok daha faydalı olmuştur. YÖK uygulamaları ile öğretim üyesi öğrenci arasındaki dialog büyük ölçüde kesildi. Sanat tarihi gibi görsel malzemeye dayanan bir alanda, yazılı sınavlarla, hatta testlerle öğrenci mezun edildi. Buna mali imkanların kısıtlanması ve anarşi korkusu ile öğrencileri gezi ve kazılara götürmenin güçleşmesi eklenince, eğitim zincirinin en önemli halkalarından biri yok edildi. Üniversite öğretim üyesinin sadece kürsüde ders verdiği veya sınav yaptığı sırada değil, bütün yaşamında "Hoca" olduğu veya olması gerektiği gerçeği, gözardı edildi. Bizim kuşağımız, hoca öğrenci ilişkisi yanısıra usta çırak ilişkisini de yaşamak mutluluğuna erişmişti. Bu hususlar özellikle Semavi Hoca için geçerli idi. Sohbetlerimiz sırasında kendisinden hâlâ yeni şeyler öğrenmekten mutluyum. Prof.Dr. Semavi Eyice ile yan yana yürürken veya Anadolu’ya yaptığımız gezilerde hoca ile şöför arasında otururken öğrendiklerim, derslerde öğrendiklerimden daha önemlidir. Zira, derste anlatılanlar kitaplardan veya eski öğrencilerin notlarından da öğrenilebilir. Ama yol kenarındaki bir taş, bir yapı veya bir ağacın uyandırdığı çağrışım tekrarlanamaz. Gerek derslerinde ve gerekse gezi ve seminerlerde sadece Bizans sanatı ve tarihi ile ilgili şeylere değil, o yöre için önemli olan her türlü esere, devir ve üslûp ayırımı yapmadan dikkatleri çekerdi. Çivi yazısından rokoko süslemeye, ilkçağ tapınağından neoklasik camiye, kervansaraydan sebile kadar, bir sanat tarihçisini ilgilendirmesi gereken her şeyi büyük bir zevkle anlatır, sorulara bıkmadan ve sabırla cevap verirdi. Anadoluya yaptığımız gezilere katılan arkadaşların anıları kitaplar doldurabilir. Temmuz ayında yaptığımız üç haftalık Güney Anadolu gezisini ve her gün öğleyin bir kaleye tırmanışımızı geziye katılan hiçbir arkadaş unutmamıştır sanırım. Ya da Dereağzı Kilisesi’ni arayışımızı... Finikeden Elmalı’ya giden karayolundan orman yoluna saptığımızda yarım saatte varacağımız söylenen yere öğleden sonra saat dörtte varıp, aç bilaç, susuz, köylülerin getirdiği tek bardaktan içtiğimiz ayranın tadını nasıl unutabiliriz.
Bu gibi olaylar gezilerin tuzu biberi idi, ama bizi birbirimize ve hocamıza sımsıkı bağlardı. Aradan geçen uzun yıllardan sonra aramızdaki bağların eskisinden de sıkı olduğunu söyleyebilmekten mutluluk duyuyorum.












