Ne kadar sıkıcı bir hayat ne kadar şansız biriyim ben…
DERKEN…
Bu durum rutin olarak çoğumuzun yaşadığı bir anlık hayatımızda sadece turizm dünyasında değil elbette. Büyük şehirlerde Dr. muayenesinde sekreter olarak çalışacak olsanız da bu yaşam biçimini seçtiğiniz müddetçe böyle… Seçimlerimiz hayatımızın özetidir aslında, geçen zamanlarımızda, geriye dönüp baktığımızda, kendi tercihlerimizin yarattığı yaşamlarımız olduğunu görebilmek, bilinçli olmak ve kendimizi yönetmek açısından değerlendirirsek eğer. Oysa bir kısa yol vardır canımız yandığında hep başkalarını suçlamak.
Bu benim yaşam biçimim olmamalı dediğimde birçok sorular doluşmuştu, kendimde cevaplandırmam gereken, kendi kendime…
"Ben neden çalışıyorum? Para kazanmak için, peki para neden kazanılır yaşamak için… Peki, ben ne yapıyorum, para kazanıyorum, peki ne yapmıyorum, yaşamıyorum…
Bu durumda nasıl mutlu bir yönetici olabilirim. Olamam. Peki benim yönetici olmaya hakkım var mı bu durumda, hayır yok..
Neden? Çünkü bütün oteli etkileyecek negatiflikler yaratabilirim. Ve bu orada mutlu olan insanların da mutsuz olmasına neden olabilirim. Bu olumsuzluk zinciri bir virüs gibi dağılabilir ve bu yüzden konukları da mutsuz ederim.
Yazık değil mi o insanlara, paralar harcayarak huzur ve dinlence satın almışlar, sınırlı günlerinde bunun karşılığını almak istiyorlar ve işimiz bu bizim…
Benim böyle bir hakkım olabilir mi, personelimle yaratacağım bir olumsuzluk veya en üst düzeyde ki yöneticimi bile etkileyeceğim negatif bir ortam mutsuzluk üzerine çok şeye neden olur. Hayır… Buna izin vermemeliyim.
Neden çünkü hümanistim ben…
Neden hümanistim… Nereden çıktı şimdi bu, çalışıyor musun? Felsefemi yapıyorsun ( Cık cık cık…) Çok komik bir soru bu, ben insanlarla insanlara hizmet ürettiren bir sektörde bir yöneticiyim, eee hümanist, paylaşımcı pozitif olamazsam nasıl olacak bu…
Olmayacak… Olamayacak…
Beceremiyorsam yapmam bende bu işi… Bu bir kaçış değil mi? Bu sen olamazsın paylaşsana bunu çalışma arkadaşlarınla… Ama söylediklerin onlara geyik muhabbeti geliyor gözlerinden anlıyorsun bazen L, gelsin, seni bir kişi bile anlasa yalnız değilsin demektir boş versene önemli olan senin mutlu olman… İşte bu, işte bu…
Bunu acilen düzeltmelisin suçlu kendinsin silkelen artık. Peki, ama nasıl? Nasıl mı? Ben kendimi ertesi güne doğru hazırlamalıyım ki mutlu olayım Benim mutlu olmam demek iletişim kurduğum herkesi pozitif olarak ilişkilendirmem demek kendimle, bu da hiç kötü bir şey değil ve sen bunu çok güzel yapabilirsin özün senin … Nihayet anladın... Şimdi ne yapacaksın?
İşten çıktığımda bir planım olmalı ve bana güzellik katacak her şeyi hayatıma sokmalıyım. Bunu gün boyunca çalışma saatlerimin arasına da dağıtıp çalışma arkadaşlarımla da paylaşmalıyım. Mesela bir gün bütün arkadaşlar bahçede ot ayıklayabiliriz hep beraber, sadece 15 dakika…
Öğle yemeğine her gün bir kişi çeşni katabiliriz ellerimizle pişirerek iş yerinde…10 dakika birlikte yürüyebiliriz.
Günün belli bir saatinde 20 dakika spor yapabiliriz. Mesela yönetim mitinglerinizi spor salonunda yapabiliriz…Yoga için tüm konuklarla bir aktivite yaratabiliriz.
Beş çayında özlemli klasik romantik müzikleri onlarla da karşılayabiliriz. Hiç kimse katılmıyor mu boş ver ya.. Sen kendin yap kendine…
Eve gidince hemen bir duş alıp kendim için giyinip TV hafif bir ön içki, bir bitki çayı ve ellerimle yaptığım meyve salatası, bütün katıksız natürel kuruyemişlerden küçük tabak eşliğinde seyredebilirim… Hep okumak için aldığım ama hep zaman bulamadığım kitaplarımı okuyabilirim.
İyi güzel yap o zaman… Evet, artık öyleyim. Güvenlikteki kız her sabah bana neşeyle gülüyor artık sevgiler gönderiyor…Aynam oldu benim.
Kendime ait olan her şeyi yaptım. Kendi kendime yapabileceklerimin hepsini yaptım. İşime özen gösterdim saatlerime uydum hatta fazlasıyla emekte verdim…
Ama benim saatlerime ve iş sonrası hayatıma katkısı olmadı çevremin. Yaptığım programları aksatmak zorunda kaldım, hep başka bütçelerin öncelikleri kabul gördü… Yalnız kaldım. Ben talep ettiğimde kabul görmedi ve daha sonra bu projeler başka türlü sahiplenerek yapıldı. Kırıldım yoruldum… Bir ömür böyle geçti… Bense çalıştığım iş arkadaşlarıma paylaşımı öğretmeye çalıştım. Ekip içinde yaratıcılıklarının değerlendirilmesi için yetki verdim kendilerine... Çoğu zaman gene ben son noktayı koymak durumunda kaldım. Çok az kişi o zamanlar noktaları koydular.Ve onlar hep çok başarılı bir birey ve yönetici oldular.
Mutlu oldum ama mutlu olmam gene kendim içindi… İşimi ve hayatımı kendime göre planlamalıydım. Gerçek buydu. Yel değirmenlerine dayanmak zordu. Çaresizdim. Gidiyorum dedim ve evime döndüm " Ama kapılarımı hiçbir zaman kapatmadım…
İşte bu durumları yaşayan birçok insan var çalışma ve özel hayatlarında. Birey olmak elbette gerekli ama birey olmak demek kendi egolarımızı öne koyarak başkalarının birey olma yetilerini köreltmek olmamalı. Demokrasi yaşamsal bir ruh hali olarak anlaşılırsa o zaman paylaşmak için gerektiğinde susmak, gerektiğinde üretime katılmakla mesleki kariyerinde ilerlemek kişi için ve arkadaşlarının desteğini alarak yükselmek önemli değil mi?
Gerek ücret politikalarındaki dengesizlikler haksızlıklar, gerek yanlış kişiliklerin veya hiç tanımayan, anlamadan birkaç kişinin yorumuyla veya dedikodularıyla insanların sizin geleceğinize koyacağı ipoteklerle her şey bitebiliyor. Bu zaman ve moral kaybıyla, umutla başlanan işlerde boşa kürek çekilen yılların acısını bedenler ödeyebiliyor. İşyerindeki sessiz kahramanları gün yüzüne çıkarmak yönetimin en büyük yatırımıdır. Bu ise departmanlar arası çekişmeler haline gelen, personel yoğunluğu fazla olan departmanların baskısı altında ezilen diğer departmanların başarısızlığı olmamalı. Yönetimde insan kaybı bir işletmede birkaç kişinin imzasına bırakılmamalı…
Bu konuda daha farklı yöntemlerle personeller kazanılabilinir. Yeni daha bağımsız yöntemler geliştirilebilinir.
Kaotik yönetimlerde hak edilmemiş ücretleri alan personeller çoğalır. Buda verimli, yaratıcı ve çalışkan personelin kaybına neden olur… Bu en büyük engeldir bir işletmede… Aslında bunu gören yöneticiler yok değil ama ne kadar! Belki çok, belki yetisiz ve belki de çok az ve beklide işsiz ...
Ücret elbette önemlidir. Ama bir çalışan için bu yürek kırıklığının hangi kademede olursa olsun hiçbir zaman değeri ölçülemez. Ve ona dünyaları verseniz kalmaz kalırsa da o kişi için artık geç kalmışınızdır… enerji bitmiş, kalp kırılmıştır…
Ve zaman zaman misafir anketlerinde bu gözlemi sizin adınıza konukların yaptığını görürüsünüz. Bazı web sitelerinde yazılan küçücük notlar ve yazılar vardır.
Asıl yazması gerkenler korkarak yazarlar ya da hiç yazmaz sadece dışarıdan konuşurlar, sektörde iş bulamam korkusu birçok insanı sindirir… En büyük tehlikede içinden konuşan vantrologlardır. Hiç kimse yüzlerini bilmez onların. Tehlikelidirler.
Şimdi öz güveni olmayan bir kadroyla siz nasıl rahat yönetebilir mutlu ve huzurlu olur ve nasıl başkalarını verimli kılabilirsiniz. En önemlisi konuklarınız asla aptal değillerdir… Bütün bunları onlar hemen fark ederler…
Ve siz yöneticilere çatık kaşlarıyla bakmaya başlarlar… Ve size içgüdüsel problemler çıkarır ve vaktinizi alırlar…
Çünkü onların amacı tatil yapmaktır sizlerin problemleri, onları kendi iş yerlerindeki sorunlara taşır. Alt bilinçaltı herkeste bulunduğu ortama göre çalışır.
İşte şimdi başarı bunun neresinde sizce…
O çok lüks görkemli yıldızları sayılamayacak kadar çok binalarda mı yoksa konukların gönüllerinde mi? Ve bunu yaratan veya yaratamayan işyerinde mi?
İşte bütün bunları önünüze koyduğunuzda dersiniz ki bu iş buraya kadar ben artık gidiyorum .
Kendinizi çalışan, yönetici, yatırımcı ve insan olarak seviniz ki sizleri de konuklarınız sevsinler…
Ve kazanan sadece siz, sizin iş yeriniz, bulunduğunuz şehir değil insan kalitesiyle birlikte ülkemiz olsun…
Ucuz etin yahnisi demişler hani Şeflerimiz iyi bilir… Değerimizi düşürmeyi iyi beceriyoruz.
Pozitif isteklendirme için pozitif olmanın yollarına değinmeye çalıştım kendimce.
Sürç-ü lisan ettimse af ola.
Biraz da böyle düşünelim ne dersiniz…
Sevgi İnsanları gülümsetir.
Sevgilerimle
Nevin Kalafatoğlu
26.11.2009 İSTANBUL


